04 Kasım 2009 Çarşamba

İZİN İSTİYORUM...

Bu yıl adam gibi tatil yapamadım, yıllık iznim tam anlamıyla heba oldu. Ve benim dinlenmeye, tatil yapmaya çok ihtiyacım var. Babacım alıştırmış bizi her yıl denize gidip tatil yapmaya şimdi arıyoruz olmayınca. Bedenen zayıflayamasam da bünye baya zayıf sanırım. Her an hasta olacakmışım gibi hissediyorum. Bütün kemiklerim, etlerim, kaslarım her yanım ayrı ayrı ağrıyor. Dinlenmek istiyorum.

23 Ekim 2009 Cuma

MUBİŞLER


Bu ara muhabbet kuşlarına taktım evde dört tane oldular. Kararlıyım bunlar ölmeyecek. Ya insan yavrusu gibiler, herşeyiyle ilgilenmek zorundasın. Bi de bıdıklar ne dertleri olduğunu söyleyebilse de derdine derman olabilsek. İnternette gezinirken yavrunun 18 günlük evrelerinin resimlerini buldum, resmi ekleyiverdim. Haftasonu benim bıcırıkların da resmini çekerim, Cano da yavrularını görmüş olur böylece...

19 Ekim 2009 Pazartesi

YİNE NELER OLUYOR?

Dün gece midemin bulantısına kalktım acilen. Ama nasıl bir bulantı anlatamam. Aklıma gelen her çareyi denedim ancak sonuç alamadım. Sonra bi çıkarmaya başladım en az yarım saat boyunca içimden resmen fışkırdı. Tabi gücüm tükendi sonunda, gece bitmek bilmedi. Uyuyamadım. Hastayım, yorgunum. Uyumak istiyorum ve yine işteyim. İzin istesem şimdi bisürü uğraşıcam, muhtemelen vermicekler. Dışardan çok hasta gibi de durmuyorumdur muhtemelen, ama siz onu bana sorun. Allahım ya düzeleyim, ya eve gidip uzanayım, bu halde işyeri hiç çekilmiyo...

06 Ekim 2009 Salı

AKŞAM EVDE ARABA OLABİLİRDİ???


Dün sabah her zamanki gibi evden çıkıp işe gittim ve akşam yine herzamanki gibi işten eve döndüm. Evin önüne geldiğimde gözlerime inanamadım, evin önündeki çitler yıkılmış... Eve dalan araç giriş kapısını falan koparmış, ev sahibi tekrar yaptırmış.

Ufak bir oğlan çoçuğu burda bir kaza olduğunu arabanın eve girdiğini ve bir çocuğu ezdiğini ve çocuğun öldüğünü anlatıyordu. Beynimden aşağı kaynar sular döküldü resmen.

Sonra olayın aslı ortaya çıktı, abisinden habersiz arabayı kaçıran bir delikanlı dönüşü beceremeyip eve dalış yapmış, ölen veya yaralanan falan yokmuş. Benim anlattıklarını duyduğum çocuk fantezi yapmış...

Sonra ben hayal kurmaya başladım 1 metre sağa çarpsaydı benim mutfağa girmişti, yada 1 metre daha aşağı kaysaydı evin giriş kapısına girmişti diye...

Olay ben evden çıktıktan birkaç dakika sonra gerçekleşmiş... Allahtan ben evde yokken olmuş yoksa çok kötü hissedecektim kesin... Zaten tek yaşamak zor bi de böyle korku unsurları olunca iyice zor:)

05 Ekim 2009 Pazartesi

DENETÇİYİZ İYİDEN İYİ YE...


Bu arada arkadaşınız ISO 14001 baş denetçisinden sonra 9001 iç denetçi sertifikasını da aldı. Darısı OHSAS 18001 e. Bu aralar çalışkan gördüm bizi. Aşkımla beraber aldık. Çaçaaaaaa hadi bak taze taze 18001 çıkmış, şu işi de halledelim, sonra en iyisi bi büro açıp eğitimleri kendimiz verelim? Nasıl fikir ama:)

ŞİRİN ŞEYLER


Şeker şeyler yaa. Mavi olan yeni geldi. Gün boyu işiniz olmayacak, oturup bunları izleyeceksiniz. Acayip komik hareketleri var. Mavi olan gidip yeşil çocuğa sırnaşıyo, o da kafasına bi gaga vuruyo, bi tekme sallıyo, itiyo mavi çocuğu. Gece olunca mavi çocuk artık ısınmak için falanmı yapıyo bilmiyorum yeşil olanın dibine giriyo, yapışıyo iyice, hatta yanaşa yanaşa yeşil çocuğa tünekte tutunacak yer kalmıyo, yeşil çocuk huooopp aşağıya düşüyo. Allahım ne şirin oluyolar.


Tabi olan bana oluyo bu arada, hafta sonu bi güzel uyumak istedim, hadi saat 10 a kadar yatayım dedim, başladılar koro halinde cört cöööört cört cört. La bi susun da uyuyalım. Yok, ben kalkıp kahvaltıya oturunca sesleri solukları kesildi. Nasıl numaracılar anlatamam. Bide yem kavgası moda oldu. Kavga etmesinler diye, iki yemlik koydum kafese. Yeşil çocuğun her zaman yediği kap belli zaten, mavi olana yeni bir kap koydum, ilk geldiği gün yeni kaptan yedi, sonra baktı yeşil çocuk başka yerden yiyo, o da başladı yeşilimin yemlerini yemeye, yeşil çocuk bunu görünce deli oluyo, kafaya bi uçan tekme sallıyo, yemliğin tutanaklarından bunu aşağı falan düşürüyo.


Dedim ya sürekli didişme halindeler. Karı koca gibiler, gündüz kavga edip didişip duruyolar, gece de koyniş koyniş uyuyolar. Bide temizlik ritüelimiz var dillere destan. Bi başlıyolar beraber tüy temizliğine, çok şahane görüntüler çıkıyor ortaya, tavuskuşları haltetmiş yanında. En güzel kuşlar benim çocuklarım...:)

21 Eylül 2009 Pazartesi

VE NİHAYET BAYRAM...

Ankaraya değişik yollardan gideyim dedim bu sefer... Eskişehir'e kadar Kamil Koç otobüsüyle Ankara'ya da hızlı trenle. Kamil Koç Eskişehir garına götürüyor, sonra pek iyi bir ünü olmayan Yüksek hızlı trene biniyorsunuz. Hızlı tren hakkındaki gerçekler:
-Hiç bir zaman tam vaktinde kalkmıyor, çünkü İstanbul bağlantısı olan tren sürekli geç kalıyor.
-Türkiyede ilk kez bu kadar temiz bir tren gördüm, tabi ne kadar dayanır bizim milletimize bilmem
-Koltukların yarısı ters yarısı düz gidiyo, koltuğu iyi seçemediyseniz yol boyunca mideniz bulanıyo...
-Koltukların araları yeterince geniş, o konuda sıkıntı yaşamıyorsunuz
-Sıcak ve soğuk içecek servisi var, yemek yeme şansınız yok ancak bisküvi falan tıkınırsanız bilmem; onlar mevcut
-Tren bahsi geçtiği gibi hızlı falan değil, hızı muhtemelen 150-160 kmh civarında
-Seyahat fena değil, üstelik gardan eve transferim daha kolay işime geldi


Cano ile arife günü dışarı çıktık. İş görüşmesine ve yemeğe gittik. Bu fotolar yemek esnasında çekildi. Bi de allerji oldum bigüzel, akşam hastaneye gittik annemle o yüzden, gerçi doktor ilgilenmedi çözüm Bursa'ya kaldı. Orda Cildiye bölümüne gidip test yaptırcakmışım:(

Bayramda kuzenlerin bebişleri geldi bize, Arda bey baya büyümüş artık yemek yiyo, yada yiyemiyo. Tipe bakın eşşek:)


Bu da Semih Utku, diğer kuzenimin bebişi. Uykucu şirin de diyebiliriz. Çok şeker yaa, bi uslu bi uslu... Tabi elimizden kurtulabilrse, herkes mıncıklamak için can atıyor. Maşallah iki bebişte tadından yenmedi, Allah uzun ve güzel ömürler versin, nazarlardan korusun.



02 Eylül 2009 Çarşamba

TESİS DEĞİL BOSTAN MAŞALLAH...


Tesisimizin meyve ağaçları... İğde var, erik var, ayva var, şeftali var, incir var... Tesis meyve bahçesi, bostan baya yeşilmiş bu arada:)





Tesiste öyle verimli bir toprak var ki şaştım kaldım, bizim işçiler boş zamanlarında boş buldukları alanları ekmişler ve çok güzel bir bostan olmuş. Turşuluk sivri, top biberler, patlıcan, domates, kara lahana ne arasanız var. Ankara'da annecim yetiştirmek için bu sebzeleri didinir durur, burda çok yüzüne bakan olmayınca resmen topraktan fışkırmışlar. Süper dimi. Hele patlıcanlara bittim top gibiler tam dolmalık...

31 Ağustos 2009 Pazartesi

NİHAYET BİTTİ


Haftasonu nihayet panomu bitirdim. Hoşuma gitti son hali. Sizce nasıl olmuş?

Ayrıca üzerlerini kumaş boyasıyla boyadığım tahıl torbalarını dikeyim diye dikiş makinasının başına oturmuştum haftasonu, zaten dikiş makinasını çok iyi bilmiyorum, tanımıyorum, zorlanınca iğnesini kırıp yüzüme sıçrattı ve ben şok oldum. Allahtan bi yerime saplanmadı, gerçi sıçrayan parçayı hala bulamadım, umarım daha sonra bir kazaya neden olmaz.

Bu arada Polatlı işinin olmadığı kesinleşti, olmadı diye mektup göndermişler, saygı duydum, haber vermeleri de çok güzel...

17 Ağustos 2009 Pazartesi

GİTTİM, GÖRÜŞTÜM, GELDİM

Ankara' ya gittim bir iş görüşmesi için. Büyük bir firmaydı. Gittiğime değdiğine sevindim. İçimde büyük bir korku vardı 3-5 dakikada biten (sırf gerektiği için yapılan) bir görüşme olacağı konusunda... Ama benimle görüşmeyi gerçekleştiren beye sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. İşe alınmasam bile acaip bir özgüven geldi. Haftasonu haricinde görüşme için izin ayarlayamamış ve yalvar yakar Cumartesi görüşmesini koparmıştım. İnsan kaynaklarından sorumlu bey: CV niz dikkat çekici ve dolu , sırf onun için Cumartesi günü buraya geldim ve bu hayatımda bir ilk dedi. Hayatım ve işim, hatta kariyerim hakkında herşeyden konuştuk. Tam 85 dakika süren bir görüşme oldu. Mutluyum kısacası. Birde işe alınırsam hayalini kurduğum bir şey daha gerçekleşmiş olacak.

Bazı dersler çıkardım bu görüşmeden üstelik. KONUŞACAKSIN. Seni tanımaları için çok konuşacaksın. Ve bildiğin herşeyi EN AKADEMİK şekilde nasıl anlatırsın öğreneceksin. Konuşurken ıııı demek zorunda kalmamak için...

Annişi, babişi, CANO mu gördüm 1 gün de olsa. Teşekkürler bu hafta için herkese. Bana baya moral oldu...

10 Ağustos 2009 Pazartesi

FARECİK



Sahada yürürken gördüm. Aslında bunlardan o kadar çok var ki. Şirinler ve de aptal. Hava çok güneşli ve sıcaktı. Bu salak da benim gölgeme gelince öyle kalakaldı, hayvanlar sıcaktan feci aptallaşmış. Hiç kıpırdamadı bi de poz verdi üstelik:)

YEÇİL ÇOCUK KONUŞUYO

Yeşil çocuğu alalı daha 10 gün falan oldu. Yeni yeni tanıyoruz birbirimizi. Halen benden tırssa da artık kafesin içinde elime sokup karnına değdiğimde elime konuyor. Su sesine hasta oluyo kendileri... Ben bulaşık yıkarken ya da duş alırken cıvıl cıvıl ötüp duruyo. Bi de sevdiği şarkı çalarken.

"Dünyanın sonuna doğmuşum ya da ölmüşüm de haberim yok, iyi bilirdik derler elbet ardımdan bundan büyük bi yalan yoooook" Bu şarkı çalarken bizimkide bas bas bağrıyo eşlik ediyo şarkıya. Hasta bu yaaa:)

07 Ağustos 2009 Cuma

ÇAÇAÇAÇAÇA...

Çaça ben seni çok ösledim yaw. Sabah sabah aşkım depreşti resimlerine bakıp bakıp iç çekiyorum nedense. Allaaah allaahhhh. Hayırdır inşallah...

OKUNASI KİTAPLAR

Cucu sıkılıyorum deyip duruyodun al sana elinden bırakamayacağın kitaplar...


Yıl 1939'dur. Prusyalı bir anne ile Amerikalı bir babanın oğlu olan Jack, ailesinin yanında bahçıvan olarak çalışan adamın oğlu Harry'yle birlikte Mısır'a, Sakkara kazılarında çalışmaya gider. Orada güzel Alman Yahudisi Rachel Stern'le karşılaşan iki genç ona aşık olurlar. İkinci Dünya Savaşı'nın çıkmasıyla Jack Avrupa'ya döner. Mısır'da kalan Rachel naziler tarafından yakalanır ve ortadan kaybolur. Dört yıl sonra, Roosevelt ve Churchill savaşın en önemli zirve toplantısı için Mısır'a gelir. Olaylar Harry, Jack ve Rachel'in Mısır'da tekrar bir araya gelmelerini sağlar, ancak bu kez farklı taraflardadırlar. Ortak konuları sadece savaşın değil, bütün XX. yüzyılın kaderini değiştirebilecek bir cinayettir. Meade'in alışılmadık ve ilginç öyküsü gerçek bir hikayeye dayanıyor. Meade, 'Nazilerin,1943 yılında çok önemli bir toplantı için Ortadoğu'ya gelen Roosevelt ve Churchill'i öldürmek istemeleri tarihi bir gerçektir.


80'li yıllarda bir eylemci Berlin'deki sokak ortasında vurulur. Paraguay'da bir arabanın çarpıp kaçtığı çok geçmeden can verir. Yaşlı bir işadamı, Asuncion'daki görkemli malikanesinde kafasına kurşun sıkarak intihar eder. Bu ölümlerin birbiriyle bağlantılı olduğuna inanan Gazeteci Rudi Hernandz ise olayı çözemeden korkunç bir cinayete kurban gidecektir.

Gazetecinin akrabası Erica, AB'ye bağlı Avrupa Güvenlik İdaresi'nde uzman olarak çalışan Volkmann'ı araştırmayı sürdürmeye ikna eder. Başlangıçta Volkmann'ın elinde işe yarar hiçbir ipucu yoktur. Sadece banda alınmış anlamsız bir konuşma ve yarısı yanmış, eski, siyah beyaz fotoğraf... Bu fotoğraf Avrupa tarihini elli yıl geriye götürecek korkunç bir planı açığa çıkarır: bugün de tekrarlanabileceğini bildiğimiz için, büsbütün korkunçlaşan bir planın... Volkmann'ın artık kendi geçmişinin acılarıyla yüzleşmekten başka çaresi yoktur.


İnancın ve Direnişin, 'Dar'da Hallac-ı Mansur'un Romanı

Adamın çaresiz bir şekilde oynattığı kolunun ucundaki korkunç yarının çürümeye başladığı açıkça belliydi. Fakat bu kanlı et yığını tüm işkencelere rağmen insanlığından bir şey yitirmemişti. Çarmıhın önünde duran bir cellat, işkence gören adamın vücuduna iki çivi daha çakmakla meşguldü. Çekici indirdiği anda adamın vücudundan fışkıran kan sütunu geniş bir kavis çizerek meydanı kaplayan tozların arasına karışıyordu. Fakat kurban kahkahalar atarak öyle bir gülüyordu ki, yanaklarından aşağı yaşlar süzülüyordu. Bunun sebebi çektiği şiddetli acı olabilir miydi? Rüstem Efendi'nin sesi duyuldu: 'Bu adam el-Hallac...

04 Ağustos 2009 Salı

YEÇİL ÇOCUK...


Açkım bak YEÇİL ÇOCUK bu...

29 Temmuz 2009 Çarşamba

TEMPO BAŞLASIIIINNNN...


Evde az kullanılmış, renkli atletler vardı. Yer bezi yapmaya kıyamadım. Üzerlerine kumaş boyasıyla şirin resimler boyayıp tahıl kesesi olarak kullanmayı düşünüyorum. Bi de astar dikmek lazım tabi bu iş için... Çaça'ya köyden getirdiğim ıhlamurları da koyabilirim içine. Bitince çok şirin olcaklar sanırım. Dikiş işini yengeme mi bıraksam acaba??? Gerçi dikişimi geliştirmk için önce kendim denesem daha iyi olur, yoksa hep birilerine muhtaç kalcam:)




Photoshop programını açtım geçen hafta sonu; köyde çektiğim resimleri birleştirmek için, sonra üşendim. Sadece kendi resimlerimi siyah-beyaz haline getirip bilgisayarı kapattım. Ama çok sevdim bu resimleri...

KÖYDE PİKNİK EPİSODE 1...


Köyde pikniğe giderken yanımızda su götürmeyiz. Dağdaki kaynak suyu köylüler tarafından yapılan ufak hatlarla piknik alanlarına indirilmiştir. O sudan içmeye doyum olmaz. Sadece az akar ve şişeyi doldurana kadar deli olursunuz.


Pikniğe gidilince CUCU keyif yapar, Güneşi gördüğü yere çöker ve keyfini çıkararır. Tabi sonra gelip işlere yardım eder.


Erdoğan abi keneden korkar ve paçalarını çoraba saklar. Aslında KENELER ondan korkmalı:) Deli fizikçi işte...


Piknik boşa harcanan vakit değildir Fethiye Halam için, Şalvarların yamalanma vaktidir.Tüm piknik boyunca evde ne kadar dikilecek, yama yapılacak tekstil ürünü varsa hepsini halleder o kadar zamanda. Komün hale geldiğimizde bir eğlencede babannemden yada babamdan eski hikayeleri dinlemektir. Kitap yazılacak kadar hikaye çıkar eskilerden:)


Halam yama yaparken, gönül salataya başlamıştır, Erdal eşini yalnız bırakmaz ve yardım eder. (Bizde boş durmuyoruz burda...) Yeni Hamişe burdan sevgiler, hadi doğsunda sevelim bıcırığı...

KÖYDE PİKNİK EPİSODE 2...


Rüya her geçen sene daha büyür, üzüm yer, babasına fırlatır, babanneye gülücük atar...


Nedret Halam işleri organize eder, ateş yakmak için çalı çırpı toplar, namaz kılmak için kuzeyi belirler, WC alanını bulur (malum piknik alanı köyde olunca heryerde birileri oluyor) KIZLAAR diye bağırmak suretiyle iş akışının devamını sağlar.


Annecimde sessiz sakin iş yapar, köfteleri verin, piştiler hadi alın, karnınızı doyurun, aman aç kalmayın... Çok düşüncelidir canım annem. Tabi bu kadar koşuşturma sonucunda ter içinde kalır ve sonrada boynum boynuuuum diye sızlanır.


Dayım elinde çatalla ilk pişen köfteyi bekler. (((bekler ama bilr gelmeyeceğini:) BU LAFIM CUCUYA) SIRITMA BAK SIRITMA DEDİM CUCU) Tabi ilk pişen köfte bebeklerin ve hamişlerin hakkıdır, dayıma yedirmezler...


Toprak sacın üzerinde pişen tavuk ve köftelerden daha iyisi olmaz. Hazır ateş yakılmışken patlıcan patlatılır, patates közlenir. Patlıcan salatası, kumpir, tavuk, köfte hepsi bi güzel yenir. Sonra karnım şişti diye hayıflanılır, hadi eve dönelim yağmur başlayacak kavgası yapılır. Dönüşte Köy Mezarlığında kontak kapatılıp atalara dualar okunur, gözyaşları dökülür. En acısı da Dedemin vefatıdır. Ben doğduktan 3 gün sonra büyük oğlunun ilk çocuğunu göremeden gözlerini kapar ve müjde mektubu cebinden çıkar. (TÜYLERİM YİNE DİKEN DİKEN OLDU)

KÖYDE ÇAY...(ÇÖLDE ÇAY FİLMİNDEN ESİNLENEREK)


Bizim köy orman köyü, zamamanında köyde yaşayanlar bolken (zira şu an çoğu ev sadece yaz tatillerinde gitmek için kullanılıyor)orman ve orman ürünlerinden sağlamışlar geçimlerini. Dedemde ormancıymış (Toprağı bol olsun). Babamlar pek sever o yüzden ormanı ve canlılarını. (Av merakı dillere destan kendisinin)


Köyde piknik yapmak için genelde dere yada çay kenarları seçilir. Balık yemek istiyorsanız üstteki bitkiyi (ki bizim orda AVU (zehir) denir) kökünden keser, 10-15 sap olunca biraraya getirir, çayda durgun bir bölge bulur ve üzerine yüzmesin diye ağırlık koyarak bir gece ıslarsınız. Sabah geldiğinizde bitki iyice ıslanmış olur, bu bitkiyi çayda bulunan taşlara hızlıca vurursanız içinden beyaz bir sıvı akar ve suya karışır. Avunun içinde her ne varsa artık balıkları sarhoş eder, elinizle bile balığı yakalamanız mümkün olur. Böylelikle diğer balıklara da zarar vermezsiniz.

Köyümüzde eskiden tatlısu alabalığı pek çoktu. Ama herkes bir arkadaşını balığa getirdi, arkadaşlar başka arkadaşlarını derken köyün bu özelliği öğrenildi. Dışarıdan gelenler köy sakinleri gibi düşünceli de davranmadılar, dinamit lokumlarını çaya atıp patlattılar ve büyük küçük bütün balıkları telef ettiler. Doğa bu katliamı birderece tolere edebildiyse de artık eskisi gibi bol miktarda balık yok.


Biz de çayları artık balık avlamak için değil, pikniğe götürdüğümüz içeceklerin soğuk kalması maksadıyla kullanıyoruz. Bi de manzara oluyo işte...

BEYPAZARI/ANKARA


Köye gitmek için Ankara-Ayaş-Beypazarı-Uruş-Bizim Köy (Dereli Köyü) güzergahını izliyoruz. Eskiden Ayaş'ın içinden geçer, denk geldiyse dut falan alır yerdik. Gerçi daha ziyade benim dışımdakiler yerdi; zira ben meyve sevmem.

Yeni yol sayesinde Ayaş'a uğramadan geçiliyor. Ankara' dan çıktıktan sonra Beypazarına kadar yaklaşık 1 saat 10 dk da geldik. Her köye gelişte olduğu gibi Beypazarı ekmek fırınına uğrandı. Meşhur BEYPAZARI SİMİDİ almak istendi (ama bitmişti alamadık), yine meşhur BEYPAZARI KURU'larına göz gezdirildi ancak alınmadı. KURU' nun en iyisi Beypazarında EMEK Fırınında yapılandır. KURU dediğim şey tereyağlı hamurdan yapılan, pişerken fırında kurutulan, 2 ay kadar saklanabilen ve çaya batırılıp yenen peksimet tarzı bir şey, ama yerken dikkat edin zaman geçtikçe sertleştiğinden ıslamadan yerseniz dişinizi kırma ihtimaliniz var.


Beypazarlı amcalardan biri yöresel sebzelerini getirmiş, bulduğuna satıyordu.


Fırın yörenin en uğrak yeri olunca, sahibi bir çay bahçesi yapmış. Mekan süper olmuş. Çok güzel ahşap masa ve sandalyeler, çardak vs. var. Ancak hijyen sıfır. Üzülüyorum bu kadar emeğe. O kadar boşta gezen adam vardı, birisi de yarım saatte bir WCleri kontrol edip temizlese ya...


Ufaktan bir kümes yapmışlar. Kazlar, yavruları... Çok şirindiler doğrusu...


Zuzular da vardı orda, fotoğraf makinesinden korkup annişinin arkasına saklanan...